Fotoğraf:Çatlak Zemin
Bu yazı Revolutionary Road filmi ve romanı hakkında her türlü tarihsel, sosyoekonomik ve politik okuma yapılmışken nasıl olur da kürtaj yasaklarına ve kadın bedeninin özerkliğinin kısıtlanmasına dair bir okuma yapılmadığını sorguluyor.
1950’ler… Savaşın galipleri egemenliğini pekiştirmiş, iktidarına iktidar katmış. Servetler el değiştirmiş, kayıtlardan silinerek şahsi kasalara gizlenmiş. Müteahhitler viran kentleri, yerle bir edilen halkları ve hafızalarını unutturup üstüne yeni bir gerçeklik inşa etmeye girişmiş. Tarihi fonumuz bu: Buhranların kapandığı, devletlerin kâbuslardan “alnının akıyla” çıktığı bir dönem. İçkilerin aktığı, bedenlerin gevşediği, zihnimizin geçmişle bugün arasına bir perde çektiği partilerde tarih dünde kalıyor; tercih müesses nizamdan yana yapılıyor. Tiyatroya gönül veren April, bu partilerden birinde Frank’le tanışacak; şakalarına gülecek, onu ciddiye alacak, sonra onunla evlenecek. Nasıl bir dünyada yaşadığını hiç düşünmemiş, sürekli iş değiştiren, sınıf atlama hevesiyle yaşayan, hayal bile kurmayan bir erkek Frank. Kendi yaşamını ufak kurnazlıklar, küçük hesaplar ve sığ bir ufkun döngüsünde tamamlayacak — bundan fazlası olmayacak.
Mor Çatı, Kadının İnsan Hakları Derneği ve Women on Web’in birlikte yürüttüğü Kürtaj Hakkım projesi kapsamında iki etkinlik düzenlendi bu yıl: kürtaj haklarımızı tartıştığımız bir atölye çalışması ve uluslararası kürtaj mücadeleleri konferansı. Bu etkinlikler sırasında April, filmden çıkıp yanı başıma oturdu; kendi hikâyemi düşünürken onun hikâyesini de bugünün yaklaşımları içerisinden yeniden düşünmeye çağırdı beni. Bu yazıyı bu yüzden, Richard Yates’in 1961’de kaleme aldığı aynı adlı romandan uyarlanarak 2008 yılında vizyona giren Revolutionary Road filminin kadın kahramanı April’a yer açmak için yazıyorum. Burnunun dibinden ötesini görebilen, evlenip taşındıkları banliyödeki “refah” cilalarını kazımaya, hizaları bozmaya hevesli April’a yer açmak için. Herkesin sıra sıra dizilerek aynı geleceği vaat eden evlere girdiği pür-i-pak Revolutionary Road banliyösünde kendi arzularına ve hayallerine tutunmak isterken ona tiyatro dışında bir katalogtan roller biçen patriyarkayı, bu düzenden kendine günlük menfaatler devşiren kocasını, April’ın bedenini çoklu bir tasarruf alanı gibi gören kürtaj yasaklarını tartışmaya açmak istiyorum. Bu vesileyle gerek piyasaların baştan aşağı yeniden düzenlendiği, sermaye birikiminin yeni kanallar bulduğu 1950’ler; gerek savaşlara aç, teknolojik gelişmişliğin kibriyle kör 2000’ler olsun kadınları tahakküm altına alma hırsının farklı kılıklarda varlığını sürdürdüğünü de iddia edeceğim. Ayrıca cinselliğimizle aramıza duvarlar örerken doğurganlığımızı ailevi, tıbbi, hukuki, dini, ahlaki ve benzeri birçok cenahtan biçimlendirme çabalarına işaret edeceğim. Bedenimizi denetleme girişimlerinin patriyarkaya ne kadar içkin olduğunu April’ı hatırlayarak, onun yaşadıklarından çok da uzağa savrulmadan ele alacağım sonra.
April’in hikayesinde evliliğin kutsandığı, tüm mekanların cinsiyetlendirildiği Revolutionary Road’un nasıl bir devrimi ifade ettiği en başından beri açık: Sterilize edilmiş, bireylerin bir şeylere meydan okuma imkânlarını kısırlaştıran bir karşı devrim bu. İnsan özgürlüklerini hak temelli kılçıklarından ayıklayıp tüketimin hizmetine sokan, devrimi özünden arındırıp satışa çıkaran bu düzenin zamkı aileler. Gerçek yüzünü kendi hayatlarımızdan bildiğimiz bir tasarım var ortada: irili ufaklı ezme, bastırma, sindirme hamleleriyle; bizi bedenimize yabancılaştıran yatak odalarıyla; rızamızı inşa eden erkekliklerle; sömürünün tam ortasına sokuşturulan sevgi sözcükleriyle “pırıltısı” hiç eksik olmayan “devrimler” silsilesinden biri 1950’lerin Amerikan Rüyasıyla soslanmış olanı da. April özgürleşmenin, hayata karışmanın yolunu ailecek taşınmakta, Paris’e kaçmakta görürken hayatlarına dair tüm seçimlerde hakimiyeti elinde tutan Frank içten pazarlıklı. April’a danışma gereği bile duymadan Paris fikrini ıskartaya çıkarıyor. Çünkü Frank’in özgürleşmek gibi bir derdi yok. April’ın dertlerinin ve söz hakkının bir ağırlığı olmadığı gibi, hiç istemediği halde üçüncü kez hamile kalmasının ve doğurmak istememesinin de bir önemi yok. Frank’le kaçmayı umduğu o “umutsuz hiçliğe” hapsolduklarını böyle anlayan April geri adım atmayacağı bir karar veriyor: Ne olursa olsun üçüncü kez doğurmayacak. Gebeliğin 10. haftasına kadar “güvenli” olduğu kadınlar arasında söylenegelen kauçuk bir şırınga ediniyor. Seçmediği bu gebeliği sonlandırmak için en “güvenli” yöntem, işe yarayan yöntem demek. Kürtajın gözlerden ırak olması, izinin sürülememesi demek. Küçük bir mahallede anonim kalabilmek demek. Merdiven altı bir yerde bir başkasının müdahalesine bedenini açmaktansa en mahrem yer olarak evi seçmek ve kimsenin nezaretinde olmadığı bir saat aralığında (ev kadınlarına tahsis edilmiş saatlerin aralığında) kendi kendine düşük başlatmaya çalışmak demek. Bu aletin etkili olabileceği 10. haftayı Frank’in oyalamaları yüzünden kaçırmış olsa bile, 12. haftaya ulaşmışken bile bu “güvenli” yöntemi tercih etmesi delicesine bir risk alması demek.
April bu riski alarak evde düşük yapmaya çalışırken hayatını kaybediyor.
Çünkü 1950’lerin refah Amerika’sında kürtaj yasak ve suç.
Bir Amerikan banliyösünden küresel kürtaj mücadelelerine
April’ın hikâyesi yalnızca bir Amerikan banliyösünün değil, bugünün meselesi. Metropollerin, kentlerin, taşraların, kenar mahallelerin, hastanelerin mekansallığını aşan bir seçim hakkı meselesi. Bu yazının Revolutionary Road’u inceleyen öncülleri gibi McCarthyizm eleştirisi yapma, insanların tüketimcilik, burjuvalaşma ve bireyleşme ile imtihanını analiz etme, bir evliliğin ipliklerini pazara çıkarma gibi dürtülerine gem vurması bu yüzden. Kürtaj Hakkım projesi sayesinde bu filmden uzanıp bana seslenen, “beni duy” diyen bir kör noktayla ilgileniyor yazı daha çok: Bu, April’ın üçüncü kez doğurmamak için ölümü göze almasını daha evrensel bir yerden sorunsallaştırmama imkân tanıyor. Film ve roman hakkında her türlü tarihsel, sosyoekonomik ve politik okuma yapılmışken nasıl olur da kürtaj yasaklarına ve kadın bedeninin özerkliğinin kısıtlanmasına dair bir okuma yapılmadığını sorguluyor. April böylece kendisine açılan yerden, bir kadının iptidai yöntemlerle düşük yapmaya çalışırken hayatını kaybetmesi son derece normal ve tali bir meseleymiş gibi unutulup gitmeye itiraz ediyor. Kürtaj haklarımızın bir geçmiş dönemin, belli bir coğrafyanın tartışması olmayacağına; dünyanın farklı yerlerinde ve farklı dönemlerde erkeklerin kadınların seçim yapma hakkını nasıl pazarlığa açtığına, bu pazarlıkların gündelik yaşamlarımızdaki görünümlerine dikkat çekiyor. Yani April’ın hikâyesi üzerine yeniden düşünmek onun ölümünü “kişisel bir trajedi” olmaktan çıkarıyor; ne olursa olsun doğurmama kararı vermesini politik bir eylem olarak da okumamızı sağlıyor. Ve kürtaj etrafındaki tabuların tarihsel sürekliliği karşısında mücadelemizi nasıl ördüğümüzü ve sürekli kıldığımızı hatırlamamızı gerekli hale getiriyor.
Proje kapsamında düzenlenen bu iki etkinlik, hayatımın farklı evrelerinde tekrar tekrar izlediğim bu filme bir kez daha dönmeme, gebeliğini sonlandırmaya kararlı April’ı zihnimde tekrar canlandırmama vesile olurken filmin şu soruya sert bir yanıt verdiğini fark etmemi de sağladı: “Kürtajın yasaklanması kürtajın engellenmesiyle aynı anlamı mı taşır?” Feministler olarak bu eleştirel sorunun açtığı kapılardan kendi kürtaj bilgilerimize, kendi deneyimlerimize tekrar bakmanın çok güçlendirici bir yanı vardı. Şüphesiz belleğimizde derin yer etmiş bazı kurmaca kadın karakterleri yıllar sonra geri çağırmanın, onları hatırlamanın da. Atölye çalışmasından ve konferanstan haberdar olduğumda April’ın ölümünden bu yana 70 yıl, film vizyona girdiğinden bu yana 17 yıl, filmi son izleyişimden bu yana 7 yıl geçmişti. Yıllar boyunca erkeklerin kadınları gün be gün tırtıkladığı hikayeler üstüne kafa yormuştum ama kürtaj üstüne hiç kafa yormamıştım. Kürtaj deneyimlerimizin politik veçhelerinden uzak durmuştum. Önümden geçip gitmişti bir şeyler: “Her kürtaj bir Uludere’dir” cümlesi[1], ABD’de kürtajı anayasal bir hak olarak tanıyan Roe vs. Wade kararının bozulmasıyla eyaletlere kürtaja erişimi kendi keyiflerince düzenleme yetkisinin verilmesi[2], Polonya’da popülist sağın kışkırtmasıyla kürtajın anayasaya aykırı bulunması[3], son 20 yıldır kürtaj karşıtı söylemlerin tüm dünyada, otoriterleşme dalgalarıyla birlikte yükselmesi… Sayısız kazanım karşısında sertleşen sayısız açık, örtük saldırı… Fakat bir perde çekilmişti bu gelişmelerle önüme. Bir uğultu, bir sis bulutu vardı: Kürtajın üstüne çok bilmiş cinsiyetçi yargılar boca edilmesiyle, kadının bedeniyle arasında hep dolayım varmış gibi konuşulmasıyla doluyordu bu bulut. Kürtaj hizmeti vermekten geri duran “vicdani” retçilerin ikiyüzlülüğüyle şişiyordu. Bir kadının hangi durumlarda, ne kadar süre içerisinde kürtaj olabileceğini dikte eden çelişkili, değişken yasal süre sınırlarının anlamsızlığıyla büyüyordu. İşlem detaylarının çok tarafsızmış, tamamen bilimden yanaymış gibi yapan bir jargonun içine hapsedilmesi bizi yabancılaştırıyordu. Eş izni zorunluluğu bir kadının kendi yaşamına dair çok temel bir karar verme hakkını gasp ederken gebe kalmakla “annelik” eşitleniyor, fetüs için “en doğru karar” verilene kadar zorunlu bekleme süreleri uygulanıyordu. Esasen çok basit bir işlem olan kürtaj araçsallaştırıldıkça bulut sıkıştırıyor, yer kaplıyor, yağmalıyor, gündemlerimizi işgal ediyordu. Kürtaj Hakkım projesi tam da bu sis bulutunu dağıtmayı, uğultuyu gidermeyi amaçlıyordu: kürtajı yüzyıllardır ilişkilendirildiği, erkek egemenliğinden türetilmiş anlamların ve değer yargılarının kuşatmasından ayırıp, devletlerin, ailelerin, erkeklerin tekelinden çıkarıyor, kadının kendisinin merkezde olduğu bir deneyim olarak düşünmeye çağırıyordu bizi.
April’a bugünden bakmak
Kadınlar yüzyıllardır doğurduğu gibi, yüzyıllardır da istemedikleri gebelikleri sonlandırmanın yollarını buldu. Ebeler, şifacılar, kocakarılar, büyücüler, cadılar her dönemde, her coğrafyada başvurulan kişiler oldu. Tıp Aydınlanmayla birlikte bilginin her türlüsünü kendi totaliter uzmanlık diline tercüme edip kadın doğurganlığını medikalize ettiğinde[4], doğum kontrol sorumlulukları kadına yüklenirken erkeklerin cinsel ilişkide korunmamasına göz yumulduğunda, kadınların gebelik önleyici yöntemlere erişimi kısıtlandığında, cinselliği doğurganlığa zincirlemek için türlü tartışmalar köpürtüldüğünde bile kadınların doğurganlıklarını kendi kontrollerine almak için birbirine aktardığı bilgi bazen yeraltında, bazen yer üstünde, bazen satır aralarında, bazen sokaklarda, yani yaşamın olduğu her yerde, inatla çoğaldı. Kadınlar farklı rejimlerin, farklı ideolojilerin[5] karşısında nesilden nesile aktarılan bu bilgiyi çoğaltarak birbirlerine yollar gösterdi, birbirlerini güçlendirdi. Arjantin’deki üreme hakları aktivistlerinin başlattığı Yeşil Dalga hareketi Latin Amerika’ya yayılarak kıtanın bazı ülkelerinde kürtajın suç kapsamından çıkarılmasında belirleyici oldu. İrlanda’da yıllarca yürütülen feminist kampanyalar, kürtajı kriminalize eden anayasa maddesinin iptal edilmesiyle, isteğe bağlı kürtajın yasalaşmasıyla sonuçlandı. 1970’lerin Fransasında kürtaj hakkı savunucuları “343 kaltak” manifestosu gibi yaratıcı ve cesur kampanyalar düzenledi, yıllar sonra kürtajın anayasaya bir hak olarak girmesini sağladı. Farklı ülkelerde feministler kadınların kürtajla ilgili bilgiler alabileceği teletıp hizmetlerine odaklanırken, kürtaj deneyiminden geçen biri için süreci daha kolay anlamlandırmasını sağlayacak feminist bakım ve eşlikçi ağları kurdu. Women on Web en güvenli kürtaj yöntemi olan medikal kürtaj, yani hapla kürtaj çalışmaları yürüttü; kadınların bu kürtaj haplarına erişimi için çalıştı[6]. 2005’ten bu yana Dünya Sağlık Örgütü’nün temel ilaçlar listesinde yer alan Mifepriston ve Misoprostol etken maddeli kürtaj haplarını posta yoluyla kadınlara ulaştırdı; güvenli kürtajın kısıtlandığı ülkelerdeki kadınlar için çevrimiçi danışmanlık sundu; binlerce kadının bu haplarla istemediği gebeliği sonlandırmasını, bu süreci yalnızca biraz daha ağır bir regl sancısı gibi deneyimlemesini sağladı. Türkiye’de Mor Çatı, Kadının İnsan Hakları Derneği ve Women on Web, hem kadınlara hem sağlık çalışanlarına yönelik bilgilendirici bir web sitesi açarak kürtaj haklarımızın engellendiği durumlarda atılacak pratik adımları listeledi. Yasal fakat kamu hastanelerinde fiilen erişilemez hale getirilen kürtaj hizmetlerini vermeyen, yasaların tanıdığı hakların üstünü örten, kadınları kasti olarak yanlış bilgilendiren uygulamaları ifşa etti.[7] Kadınların kürtaj deneyimlerine odaklanan çalışmalar yürüttü ve Dünya Sağlık Örgütü’nün kapsamlı kürtaj hizmetleri rehberini Türkçeye kazandırdı. Yani kadınlar bugüne ansızın gelmedi: birbirlerinden öğrenerek, kolektif hafızayı büyüterek, örgütlenerek, hak savunuculuğu yaparak geldi. Bu süreçte Vatikanından koyu İslamcılarına dek tek yürekte birleşen kürtaj karşıtlarına karşı daha kolektif, canlı ve tetikte kalmaları gerektiğini biliyorlardı[8]. Çünkü varlığımıza, haklarımıza yöneltilen saldırılar kimi zaman aniden, kimi zaman pusuya yatarak, kimi zaman devletin, kimi zaman dinin, kimi zaman piyasanın elinden çıkarak veya tüm bunların bileşiminden türeyerek patriyarkanın çeşitli ezme biçimleriyle eklemlendiğini açık ediyordu. Ve bu eklemlenme, tarihin bambaşka dönemeçlerinde bambaşka ülkelerde ve koşullarda haklarımıza ve kazanımlarımıza göz dikilebileceğini gösteriyordu. Bu yüzden elde edilen kazanımlarımızı gözetirken kazanım dediğimiz şeyin, bağlama göre çok farklı biçimlerde tehdit edilebildiğini, çok farklı biçimlerde savunulması gerektiğini akılda tutmak hayatiydi.
Bu iki etkinlik kürtaja dair hatırladıklarımın ve bildiklerimin yeni bilgilerle dönüşmesine ve politikleşmesine de imkân tanıdı, April ile birlikte şunları düşünmeme de: Kürtaj mücadeleleri tarihi, ne kadar yalnız, cılız, umutsuz görünürse görünsün her bir itirazla büyüyen bir karşı-arşivi, patriyarkanın tekrar tekrar sahnelediği saldırılara bir karşı-hafızayı inşa ediyordu. Kürtajın tabulaştırılmasına, doğurmak istememenin marjinalleştirilmesine karşı çıkan April aslında, belki biraz da Antigone gibi, yasayı değil etiği, buyruğu değil hakkı, kaderi değil seçimi savunan bir çizginin ucunda durarak bu tarihe böyle dâhil oluyordu benim için. Büyük bir cesaretle bedenine sahip çıkma, yani belki de filmin Türkiye’de vizyona girdiği adıyla “hayallerinin peşinde” koşma iradesiyle. April’a 70 yıl sonra dönmek, onun bu şekilde hayatını kaybetmesini yüceltmeyi değil; ölümünün arkasındaki asıl sorumluları görebilmeyi beraberinde getiriyordu. April’ın seçiminin politikliğini teslim ederek onun hikâyesini, evlilik hikâyesine indirgenmiş künt bir çerçeveden çıkarıp kadınların beden özerkliği için yürüttüğü uzun, inatçı, dayanıklı hareketlerin içine yerleştirmeyi amaçlıyordu.
Bugünün bağlamında kürtajı düşünmekse yalnızca kürtaj hakkını savunmayı değil; o hakkın bir yerde erişilebilir, diğerinde vicdani ret duvarlarına, idari keyfiyetlere, ekonomik engellere çarpıp buharlaşan bir ayrıcalığa dönüşmesine itiraz etmeyi gerektiriyordu. Hakkın yalnızca tanınmasından ziyade onun dünyanın her noktasında, her sınıfsal ve etnik konumda, her yaşam koşulunda aynı ölçüde erişilebilirliğinin güvenceye alınmasını; başka bir deyişle kürtaj mücadelelerinin küreselleşmesini gerekli kılıyordu. Belki de gerçek devrim (paketlenmiş, cilalanmış, farklı estetiklerle zararsızlaştırılmış yahut toplumsal cinsiyet eşitliğini sonraki zamanlara havale etmiş tüm devrimlerin aksine) tam da burada başlıyordu: Kadınların her yerde, her koşulda, kendi hayatlarına dair kararları kendilerinin verdiği bir yaşam talebini sürdürmekte. Cinselliğimizi ve zevklerimizi özgürce yaşayabileceğimiz ve konuşabileceğimiz bir geleceği kurma gayretinde. Hikâyelerimizin birden çok ihtimal barındırabilmesi, tüm bu ihtimallerin bizi güçlendirme potansiyellerine dönüşmesi için dayanışma içinde durmakta. Tarihe erkeklerin, kazananların, iktidarların gözünden değil kendi gerçekliğimizden bakmak, bu gerçekliğin tanındığı bir dünya inşa etmek için ısrarcı olmakta.
[1] 2012’de dönemin başbakanı Erdoğan’ın Ak Parti Kadın Kolları Kongresi’nde sarf ettiği bu cümle ardından Türkiye’de feminist hareketin düzenlediği eylemler için bkz: https://catlakzemin.com/27-mayis-2012-basbakanin-kurtaj-aciklamalarina-feministlerden-sokakta-ilk-yanit/
[2] https://catlakzemin.com/51-yildonumunde-roe-demokratlari-kurtarir-mi/
[3] https://catlakzemin.com/anayasa-mahkemesnin-karariyla-polonyada-kurtaj-neredeyse-yasadisi-hale-geldi/
[4] Irmak Saraç’ın doğumun ve gebeliğin tıbbileştirilmesini ele alan yazısı için bkz.: https://catlakzemin.com/politik-bir-mesele-olarak-dogum-gebelik/
[5] Renata Salecl’in, komünist Yugoslavya’da kadın doğurganlığı üzerinden milliyetçiliğin ve militarizmin nasıl kışkırtıldığını, kürtaj karşıtı diskurun ulusal birlik ve beraberlik söylemleriyle paralel nasıl devreye alındığını, sağlık çalışanlarının kürtajı seçen kadınlara gösterdiği kötü muamele vb. örnekleri aktardığı yazıları için bkz: https://www.routledge.com/The-Spoils-of-Freedom-Psychoanalysis-Feminism-and-Ideology-after-the-Fall-of-Socialism/Salecl/p/book/9780415073585
[6] Türkiye’de Women on Web’in web sitesine erişim 2019’da engellendi.
[7] Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Merkezi de kamu hastanelerinde kürtaj hizmetlerinin ne ölçüde kısıtlandığına dair raporlar hazırlıyor. 2020 yılında çıkan son rapor için bkz: https://gender.khas.edu.tr/sites/gender.khas.edu.tr/files/docs/2020-12/2020-kurtaj-arastirmasi-raporu.pdf
[8] Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin Doğu-Batı uçurumu argümanına yaslanarak palazlandığını, fakat kadının insan hakları ve beden özerkliği söz konusu olduğunda bu uçurumun esamesinin okunmadığını popülizm ve otoriterlik tartışmaları içerisinden ele alıp çok iyi tarifleyen bir çalışma için bkz: https://www.taylorfrancis.com/reader/read-online/3db07d69-b242-43d8-b271-ae6a1b83d19b/book/epub?context=ubx