Fotoğraf: Trabzon’da kadınların Medeni Kanun için eyleminden / Gazete Duvar
17 Şubat 1926’da kabul edilen Medeni Kanun, kadınlar açısından eşit yurttaşlığın temel dayanaklarından biri. Aradan geçen 100 yıla rağmen nafaka, soyadı ve miras/mal paylaşımı gibi alanlarda yaşanan tartışmalar ve uygulamadaki direnç, bu eşitliğin ne ölçüde hayata geçirildiği sorusunu gündeme getiriyor.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte en önemli kopuşlardan biri olarak değerlendirilen Medeni Kanun, imparatorluktan devralınan dinî temelli aile hukukunun terk edilerek laik ve yurttaşlık esasına dayalı bir düzen kurulmasını öngördü.
İsviçre Medeni Kanun’u örnek alınarak hazırlanan düzenlemede İsviçre’nin tercih edilmesi, çoğunlukla dönemin en güncel medeni kanunu olması (1907) ve kadın-erkek eşitliğine dayalı bir yapı sunmasıyla açıklanıyor.
Ancak bazı hukukçulara göre İsviçre Medeni Kanun’u, kantonlara dayalı yapısı ve örf ile âdete geniş alan tanıması nedeniyle dönemin en muhafazakâr medeni hukuk düzenlemelerinden biri.
Türk Medeni Kanunu, dönemin Meclis tutanaklarında İsviçre Medeni Kanunu’ndan ‘harfiyen’ alındığı şeklinde ifade edilse de özellikle aile ve boşanma hukukunda önemli değişiklikler içeriyor. Bu değişiklikler bazı alanlarda İsviçre hukukundan uzaklaşıldığını, bazı konularda ise İslam hukukuna daha yakın düzenlemelerin tercih edildiğini gösteriyor.
Girne Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Eylem Ümit Atılgan’ın araştırmasına göre, İsviçre’deki kanun esas alınarak hazırlanan Medeni Kanun büyük ölçüde çeviri niteliği taşısa da boşanma, evlilik ve aile içi roller gibi alanlarda yapılan silme ve değişikliklerin oranı yüzde 47’ye kadar ulaşıyor.
Ümit Atılgan, bu tercihlerin bugün Medeni Kanun etrafında yürütülen tartışmaların zeminini oluşturduğu görüşünde:
“Bugün nafaka, malların paylaşımı, çocuk yaşta evlilik gibi başlıklarda yaşadığımız sorunlar, Medeni Kanun’un kabul sürecinde yapılan tercihlerle bağlantılı. Elbette bir muhafazakâr hükümet gelecekti ve Aile Hukuku’ndaki çatlaklardan sızarak, örf ve adet vurgusuyla kadınların kazanılmış haklarını tartışmaya açabilecekti.”
En temel tartışma: Nafaka
Burada işaret edilen sorunların başında nafaka tartışması geliyor. 1926 tarihli Medeni Kanun’da nafaka, erkeğin geçindirme yükümlülüğünün bir uzantısı olarak düzenlendi ve İslam hukukundaki uygulamanın devamı niteliğinde bir yıl ile sınırlandırıldı. Bu sürenin belirlenmesinde, boşanan kadının hamile olma ihtimali dikkate alınarak 300 günlük bekleme süresi esas alındı.
Ancak aradan geçen yaklaşık 60 yılın ardından, nafakanın bir yıl ile sınırlandırılmasının adil olmadığı gerekçesiyle 1988’de yapılan yasal değişiklikle süre sınırı kaldırıldı. 2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun nafakayı boşanma sonrası yoksulluğa düşme riski üzerinden yeniden tanımladı ve kadın-erkek ayrımı gözetilmeksizin her iki eş için de talep edilebilir hâle getirdi. Bu düzenlemeyle birlikte bugün kamuoyunda ‘süresiz nafaka’ olarak anılan tartışmaların da zemini oluştu.
Dört çeşit nafaka var
Medeni Kanun’da nafaka dört farklı durumda düzenleniyor. Boşanma davası açıldığında, dava süresince geçim sıkıntısı yaşanmaması için bağlanan tedbir nafakası bunlardan ilki. İştirak nafakası, boşanmanın ardından çocukların bakım ve eğitim giderleri için ödeniyor. Yardım nafakası, boşanan kişinin, ailesinden isteyebildiği bir destek olarak tanımlanıyor. Yoksulluk nafakası ise boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eş için öngörülüyor.
Kamuoyunda nafaka başlığı altında yürütülen tartışmalar çoğu zaman bu dört düzenlemenin tamamını değil, yalnızca yoksulluk nafakasını hedef alıyor. Bunlar da, çoğu zaman bu nafakanın kadınlar lehine işlediği iddiası etrafında şekilleniyor.
Nafaka uygulaması uzun yıllar kamuoyunda geniş bir tartışma konusu olmadan sürdürüldü. Konu, ilk kez 2011 yılında yapılan hukuki bir başvuruyla gündeme geldi. Bursa Kestel Asliye Hukuk Mahkemesi, yoksulluk nafakasının süresiz olmasının anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi ise kararında yoksulluk nafakasının mutlak ve değişmez bir süreklilik taşımadığını, içinde bulunulan koşullara göre hükmedildiğini belirtti ve düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığına hükmetti.
Bu tartışma, 2016’da TBMM bünyesinde kurulan ve kamuoyunda ‘Boşanma Komisyonu’ olarak bilinen Meclis Araştırma Komisyonu’nun yayımladığı raporla yeni bir çerçeve kazandı. ‘Ailenin güçlendirilmesi’ hedefiyle hazırlanan raporda, yoksulluk nafakasının süresiz olmasının nafaka ödeyen taraf açısından orantısız bir yük yarattığı savunuldu.
Komisyon erkekleri dinledi, kadınları çağırmadı
Ancak söz konusu rapor, siyasi partiler ve hukukçular tarafından çeşitli açılardan eleştirildi. Eleştirilerin başında komisyonun dinlediği kişi ve kurumlara ilişkin temsil dengesi vardı. Örneğin komisyon üyesi HDP, komisyona Babasız Bırakılan Çocuklar, Çocuksuz Babalar Derneği ve Boşanmış Babalar Platformu gibi boşanmış erkekleri temsil eden yapıların davet edildiğini, buna karşılık tek bir boşanmış kadının dahi dinlenmediğini tutanaklara geçirdi.
Boşanma Komisyonunun raporu, veriye dayanmayan değerlendirmeler içerdiği gerekçesiyle de eleştiriliyor.
Komisyon toplantılarında da gündeme gelen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2014 tarihli ‘Türkiye’de Boşanmanın Nedenleri’ raporu, çocuklu kadınların talep ettiği nafakanın büyük ölçüde çocukların temel ihtiyaçlarına yönelik olduğunu ortaya koyuyor. Yani boşanma sürecinde en sık karşılaşılan nafaka türü iştirak nafakası olarak öne çıkıyor; kadınların kendi geçimleri için nafaka talep etme oranı daha düşük.
Raporda, nafakanın boşanmış bireylerin en çok sorun yaşadığı hukuki alanlardan biri olduğu belirtiliyor. Ancak sorunların kaynağı, nafaka miktarının yetersizliği ve düzenli ödenmemesi olarak tanımlanıyor. Nafakanın ödenmemesi, boşanmış kadınların en sık dile getirdiği sorunlar arasında.
Bu tablo, iktidar temsilcilerinin açıklamalarıyla da örtüşüyor. Fuat Oktay, Cumhurbaşkanı Yardımcısı olduğu dönemde, Ocak 2022’de nafakaların yüzde 66’sının ödenmediğinin tespit edildiğini açıklamıştı.
Baroların yaptığı araştırmalar ve avukatların incelediği dava dosyaları da benzer bir duruma işaret ediyor. Örneğin İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin 2019’da adli yardım bürolarına yapılan başvurular üzerinden yürüttüğü çalışmaya göre mahkemelerin belirlediği nafaka miktarları çoğunlukla 250-300 lira arasında kaldı. Bu tutar, o dönemdeki asgari ücretin yaklaşık yüzde 6-8’ine denk geliyor.
Nafaka ortalama 179 TL
Daha güncel bir tabloyu ortaya koyan Kadın Dayanışma Vakfı araştırmasına göre ise 2023 yılı ve 2024’ün ilk dört ayında mahkemelerce hükmedilen yoksulluk nafakasının ortalaması 1.179 lira oldu. Bu da o dönemki asgari ücretin yaklaşık yüzde 7’sine karşılık geliyor.
Raporun yazarı, Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Fehmiye Ceren Akçabay, inceledikleri dosyaların yaklaşık yüzde 88,5’inde şiddet iddialarına rastladıklarını söyledi. Birçok kadın, yoksulluk nafakasına hükmedilmiş olsa bile eski eşinden zarar görme korkusuyla icra takibi başlatmıyor. Nafaka tahsil edilemediği için kadınlar bu haktan fiilen yararlanamıyor.
Buna rağmen hükümetin ve çoğunluğu erkeklerden oluşan grupların ‘süresiz nafaka’ söylemi üzerinden yürüttüğü tartışmalara kadın örgütlerinin itirazı sürüyor. Kadın örgütlerine göre, sosyal medyada örgütlenen nafaka karşıtı gruplar iktidarın ve bazı medya organlarının desteğiyle nafakaya karşı bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Kendilerini ‘nafaka mağduru’ olarak tanımlayan bu grupların dile getirdiği mağduriyet iddialarının somut verilere dayanmadığı belirtiliyor.
Bu duruma dikkat çeken Dicle Keleş’in, ‘Süresiz Nafaka Mağdurları’ adlı X hesabı üzerinden yaptığı incelemeye göre paylaşımlarda nafaka ‘zulüm’, ‘haraç’ ya da ‘gasp’ olarak tanımlanıyor. Aynı paylaşımlarda kadınların çalışmak istemediği, nafakayı bir gelir kapısı olarak gördüğü ya da kötü niyetli olduğu yönünde söylemler öne çıkıyor.
Kadın hakları savunucuları, nafaka etrafında yürütülen tartışmaların kadın yoksulluğunu görünmez kıldığına dikkat çekiyor. EŞİK gönüllüsü Avukat Özlem Günel, boşanma sonrası yoksulluğun tesadüfi değil, yapısal bir sorun olduğunu vurguluyor:
“Boşanmalar sonrası neden çoğunlukla nafaka alan ve yoksulluğa düşen taraf kadınlar? Bu soru neredeyse hiç sorulmuyor. Kadın istihdamının arttığı, eşit işe eşit ücretin sağlandığı bir toplumda belki de bu tartışmaları yapmaya gerek kalmayacak. Ancak bugün kadınlar istihdama katılamıyor ve yalnızca annelik rolü içine hapsediliyor.”
TÜİK’in Temmuz 2025 verisine göre kadınların işgücü ve istihdama katılım oranı yüzde 31,9 ile erkeklerin yarısından az.
‘Süresiz nafaka’ tartışmalarında, yoksulluk nafakasına süre sınırı getirilmesini savunanlar farklı düzenleme önerileriyle öne çıkıyor. Mevcut uygulama ‘ömür boyu nafaka’ olarak tanımlanırken, buna karşı ilk öneri nafakanın belirli kriterlere göre süreli hâle getirilmesi.
Ankara, İstanbul ve İzmir baroları düzenledikleri çalıştaylar ve yaptıkları açıklamalarda, kamuoyunda ‘kısa süreli evlilik sonrası ömür boyu nafaka’ örnekleri üzerinden yürütülen tartışmaların bilimsel veri ve araştırmalara dayanmadığını vurguluyor.
Öne çıkan bir diğer öneri ise ‘süreli nafaka’ sonunda yoksulluğun devam etmesi hâlinde, sorumluluğun devlet tarafından üstlenilmesi gerektiği. Ancak hukukçular, nafaka yükümlülüğünün devlet tarafından üstlenilmesinin yeni eşitsizlikler yaratacağı uyarısında bulunuyor.
Ümit Atılgan’a göre, boşanma sonrası yoksulluğun bedelinin devlete yüklenmesi, erkeklerin aile içindeki ekonomik sorumluluğunu ortadan kaldırıyor: “Erkeklerin aile içindeki konfor alanını sürdürebilmesi için devletten sübvansiyon mu alacağız? Devlet mi sponsor olacak erkeklerin aile konforunu kesintisiz sürdürmesine?”
Ayrıca devletin nafaka ödeyen taraf hâline gelmesinin, boşanmış kadınlara yönelik toplumsal bakışı daha da sertleştireceğini savunan Ümit Atılgan, bunun kadınları ‘devlete muhtaç’ ve daha kolay hedef alınan bir konuma iteceği uyarısında bulunuyor:
“Evlenerek birlikte bir yola çıkıyoruz; bir kader birliği kuruyoruz. İkimiz de bazı şeylerden vazgeçiyor, hayatlarımızı ve harcamalarımızı buna göre yeniden düzenliyoruz. Bu ortaklık sürerken bir noktada yollarımızı ayırmaya karar veriyoruz. Eğer taraflardan biri boşandıktan sonra yaşam standardını hiç kaybetmeden, refah içinde hayatına devam ediyor, diğeri yoksulluğa sürükleniyorsa, bu evlilik adil biçimde sona ermemiş demektir. Bir taraf tasına daha fazla su koymuştur. O sudan biraz alıp diğerine aktarmak, bu adaletsizliği telafi etmek içindir.”
Uygulamada yaşanabilecek sorunlara dikkat çeken Öğretim Üyesi Dr. Fehmiye Ceren Akçabay ise devletin devreye girmesinin kadınlar açısından güvence anlamına gelmediğini söylüyor:
“Devlet fonlarının iş hukukunda nasıl eridiğini biliyoruz. Kaynaklar toplanıyor ama çoğu zaman başka harcamalara yönlendiriliyor; sonunda kadınlara düşen, düzenli bir hak değil, 3-5 liralık yardımlar olacak.”
Son olarak Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun ocak ayı sonunda düzenlediği Aile Hukukunda Güncel Sorunlar Çalıştayı’nda konuşan Cumhurbaşkanı Danışmanı Mehmet Uçum, ‘süresiz nafak’ ile ‘boşanmada kusur ilkesi’nin kurulda değerlendirilen başlıklar arasında yer aldığını söyledi.
Boşanmada kusur ilkesi, evliliğin sona ermesinde tarafların ne ölçüde sorumlu olduğuna bakılması anlamına geliyor. Buna göre, boşanma sırasında evliliği hangi tarafın daha fazla zedelediği değerlendirilerek, nafaka ve tazminat gibi konularda karar veriliyor.
Hukukçular, boşanmada kusur ilkesinin güçlendirilmesinin, boşanma sürecinde hakların ispat edilmesi gereken bir pazarlık konusu hâline gelmesi riskini doğurduğuna dikkat çekiyor. Ev içi şiddet ve ekonomik baskının çoğu zaman belgeye dökülemediğini hatırlatan hukukçular, kusur merkezli bir sistemde şiddet gören kadınların dahi hak kaybı yaşayabileceğini vurguluyor.
Miras hakkı
Kadın örgütleri ve hukukçular, ‘reform’ adı altında yapılacak düzenlemelerin yalnızca nafakayla sınırlı kalmayacağı, Medeni Kanun’dan doğan hakların da ellerinden alınacağı konusunda endişeli. Boşanmada kusur ilkesine ek olarak tartışmalı hâle getirilen diğer başlıklar mal paylaşımı, miras, arabuluculuk ve soyadı.
1926 tarihli eski Medeni Kanun’da mal ayrılığı sistemi vardı. Yani evlilik süresince kimin üzerine ne kayıtlıysa boşanma hâlinde de o kişide kalıyordu. Kadın ev içinde çalışmış, çocuk bakmış ya da eşinin işine destek olmuş olsa bile adına mal yoksa pay da alamıyordu.
2002’de yürürlüğe giren Yeni Medeni Kanun’la birlikte bu sistem değişti, edinilmiş mallara katılma rejimi benimsendi. Buna göre evlilik sırasında birlikte edinilen mallar, boşanma hâlinde eşler arasında paylaşılıyor. Bu düzenleme, özellikle ev içinde ücretsiz emek veren kadınların boşanma sonrası tamamen dışarıda kalmaması için getirildi.
Nafaka tartışmasında “Zaten mal paylaşımı var, nafaka fazla” söyleminin devreye sokulduğunu belirten hukukçular, iki farklı mekanizmanın bilerek birbirinin alternatifi gibi sunulduğunu söylüyor. Mal paylaşımı evlilik süresince verilen emeğin karşılığını, nafaka ise boşanma sonrasında ortaya çıkan yoksulluk riskini düzenliyor.
Eşitlik yoksa arabuluculuk olmaz
Bu tartışmalar, boşanma sürecine dair daha geniş bir müdahale alanını da beraberinde getiriyor. Bunlardan biri de boşanma davalarında arabuluculuk önerisi. Arabuluculuk, mahkemeye gitmeden önce ya da dava sürecinde, tarafların bir arabulucu eşliğinde uzlaşmaya yönlendirilmesini amaçlayan alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi. Kadın örgütleri, arabuluculuğun eşitsiz güç ilişkilerini derinleştirebileceği uyarısında bulunuyor.
Arabuluculuğun aile hukukuna taşınmasının yalnızca hukuki değil, ideolojik bir arka planı olduğunu vurgulayan Dr. Fehmiye Ceren Akçabay, bu yaklaşımın İslam hukukunda yer alan ‘aile büyüklerinin devreye girmesi’ anlayışıyla meşrulaştırılmaya çalışıldığına dikkat çekti.
İstanbul Sözleşmesi’nin şiddet içeren ilişkilerde arabuluculuğu açıkça yasakladığını hatırlatan Avukat Günel ise sözleşmeden çekilmenin ardından bu engelin de ortadan kalktığını ifade etti. Günel’e göre ‘aileyi koruma’ söylemiyle getirilen bu öneriler, kadınları ve çocukları şiddetin sürdüğü aile yapısı içinde tutmayı hedefliyor.
Öte yandan hukukçular arabuluculuğun ancak tarafların eşit güç ilişkisine sahip olduğu alanlarda mümkün olabileceğini söylüyor.
Arabuluculuk ofislerinde kadınların hem fiziki hem de hukuki güvenliğinin bile sağlanmayacağını vurgulayan Günel, “Kadınların yüksek güvenlikli mahkemelerde bile korunamadığı bir ortamda, arabuluculuk sürecinde haklarının kâğıt üzerinde kalacağı çok açık” uyarısında bulundu.
Medeni Kanun, miras konusunda kadın ve erkek çocuklar arasında eşitliği 1926’dan bu yana temel ilke olarak kabul ediyor.
2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun, miras hakkını güçlendiren düzenlemelerle bu eşitliği sürdürdü. Buna karşın hukukçular, mirasta eşitliğin özellikle aile içi baskılar, fiilî uygulamalar ve son dönemde de fetvalar yoluyla aşındırıldığına dikkat çekiyor.
Kız çocuklarının erkek kardeşlere kıyasla daha eşitsiz eğitim koşullarında büyümesi, birçok kadının miras hakkını ya hiç bilmemesine ya da nasıl talep edeceğini öğrenememesine yol açıyor. Haklarını aramak için dava açan kadınlar ise çoğu zaman aile içinde ayıplanıyor. Bu durum, miras davalarına da açık biçimde yansıyor. Kamuoyuna yansıyan bazı davalarda erkek kardeşlerin, miras hakkını talep eden kız kardeşleri için “Kız kardeşimizin bize dava açması utanç verici” ifadelerini kullanması, kadınların yasal haklarını kullanmasının nasıl bir toplumsal baskıyla karşılaştığını gözler önüne seriyor.
Öğretim Üyesi Doç. Dr. Eylem Ümit Ümit Atılgan, 2004’te kamuoyuna yansıyan Güllüoğlu vakasını hatırlatarak, Neşe Güllü’nün “baklavacılık babadan oğula geçer” denilerek marka altında iş yapmasının engellenmesini, kadınların aile içi gelenekler ve baskılar nedeniyle haklarını kullanmakta zorlanmasına örnek gösterdi.
Mirasta eşitliği zayıflatan bir diğer alan da fetvalar. Geçen yıl ağustos ayında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadınları doğrudan ilgilendiren iki Cuma hutbesini art arda yayımlaması, kadın örgütlerinin tepkisini çekmişti. Bu hutbelerden biri, kadınların toplumsal hayattaki giyim kuşamına ilişkin ifadeleri nedeniyle eleştirilmişti. Feminist yazar Berrin Sönmez, Diyanet’in bu yaklaşımına bireysel bir direniş eylemiyle karşılık verdiğini açıklamış ve başörtüsünü çıkardığını duyurmuştu.
Bir başka hutbede ise miras konusunda ‘Allah’ın koyduğu ölçünün’ değiştirilmesinin ilahi adalete aykırı olduğu vurgulanmıştı. Söz konusu ölçü, İslam hukukundaki miras paylaşımına referans yapıyor. Bu sistemde erkek çocuk, kız çocuğun iki katı miras alırken bazı durumlarda erkek akrabaların payı kız çocuklardan daha yüksek olabiliyor.
Kadın örgütleri, bu yaklaşımın Medeni Kanun’la güvence altına alınan mirasta eşitlik ilkesini gölgelediğini belirterek kadınların medeni ve ekonomik haklarının yanı sıra laik anayasal düzenin savunulması gerektiğine dikkat çekiyor.
Soyadı mücadelesi
2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun aile hukukunun birçok başlığında kadınlar lehine önemli değişiklikler getirdi.
Bunlardan biri velayet düzenlemesiydi; eski kanunda anne ve baba anlaşamazsa babanın görüşü esas alınırken, yeni kanunla birlikte velayetin anne ve baba tarafından eşit şekilde kullanılması benimsendi. Boşanma sonrasında velayetin anneye bırakıldığı durumlarda, çocuğun annenin soyadını taşıyabilmesinin yolu da Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarıyla açıldı.
Yeni Medeni Kanun’la değişen bir diğer alan ise kadının çalışma hakkı oldu. Eski düzenlemeye göre kadın, çalışabilmek için kocasının iznine bağlıydı ve bu kural 1990’lı yıllara kadar yürürlükte kaldı. Anayasa Mahkemesi’nin eşitliğe aykırı bularak iptal ettiği bu hükümle birlikte, kadınların meslek ve iş seçimi üzerindeki koca izni kaldırıldı. Böylece kadınlar, evlilik içinde kendi çalışma hayatlarına dair kararları eşlerinden izin almadan verebilir hâle geldi.
Buna rağmen soyadı meselesi, eşitliğin hâlâ kurulamadığı alanlardan biri olmayı sürdürüyor; kadınlar tarafından yıllardır yargıya taşınıyor.
Bu tartışmanın en bilinen örneklerinden biri İzmirli Avukat Ayten Tekeli Ünal’in davası oldu. Tekeli, 1990 yılında evlendiği sırada stajyer avukat olarak çalıştığını, mesleğinde ‘kızlık’ soyadıyla tanındığını belirterek evlilikten sonra yalnızca kendi soyadını kullanmak istedi. Ancak yerel mahkeme bu talebi reddetti; karar 1995 yılında Yargıtay tarafından da onandı. Bunun üzerine Tekeli zorunlu soyadı uygulamasına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
Kadının evlenince kocasının soyadını almasını öngören düzenleme 1997’de kısmen değiştirildi. Buna göre kadınlara, evlilik öncesi soyadlarını da kullanma hakkı tanındı; eşlerinin soyadını almak koşuluyla. Bu düzenleme 2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun’da da korundu. Ancak bu değişiklikler kadın-erkek eşitliği açısından yeterli bulunmadı.
Kadınlar, bu uygulama nedeniyle mesleki tanınırlıklarını kaybedebiliyor, akademik ve hukuki kariyerlerinde isim sürekliliği sağlayamıyor. Kimlik, banka, tapu, pasaport gibi işlemlerde farklı soyadları nedeniyle sürekli ek belge sunmak zorunda kalıyorlar. Boşanma hâlinde ise yeniden soyadı değişikliği, kadınlar açısından ek bir idari ve psikolojik yük anlamına geliyor.
Bu maddeye karşı yıllar boyunca Anayasa Mahkemesi’ne pek çok başvuru yapıldı. Ancak Mahkeme 1998, 2011 ve 2013’te verdiği kararlarda, kadının kocasının soyadını almasını eşitliğe aykırı bulmadı. Sadece 2013’te, kadınların dava açmaları hâlinde kendi soyadlarını kullanabilmelerinin önünü açtı. Yani hak tanındı ama otomatik olarak değil; kadınlar bunun için mahkemeye gitmek zorunda bırakıldı.
Anayasa Mahkemesi, oluşan yasal boşluğun giderilmesi için Meclis’e dokuz ay süre tanıdı. Ancak bu süre 28 Ocak 2024’te dolmasına rağmen, hükümetin konuya ilişkin bir düzenleme hazırlığına dair kamuoyuna yansıyan bir adım olmadı.
TÜİK’in 2021 tarihli Aile Yapısı Araştırması’na göre Türkiye’de evli kadınların büyük çoğunluğu yalnızca eşlerinin soyadını kullanıyor. Eşinin soyadıyla birlikte kendi soyadını kullanan kadınların oranı 12 yılda yaklaşık üç kat artsa da 2021 itibarıyla yalnızca yüzde 3.6 düzeyinde kaldı.
“Uçurumun kenarındayız”
EŞİK gönüllüsü Avukat Özlem Günel’e göre, Anayasa Mahkemesi kararının uygulanması için yeni bir yasal düzenlemeye dahi gerek yok. Günel, İçişleri Bakanlığı’nın yayımlayacağı bir genelgeyle kadınların kendi soyadlarını kullanmasının önünün açılabileceğini, ancak bu yönde hiçbir adım atılmadığını söyledi.
Kadın hakları ve LGBTİ+ hareketi açısından zor bir dönemin eşiğinde olunduğu konusunda bir ortaklaşmadan söz edilebilir. Kadın örgütleri laik bir anayasa mücadelesinde ısrarcı olurken hukukçular daha temkinli bir tablo çiziyor. Özellikle son on yılda kadınların yeni haklar kazanmaktan çok, mevcut hak kayıplarını durdurmaya çalıştığına dikkat çekiliyor.
“Elimizdekini kaybetmemek için sürekli taktik geliştirmekten, her yargı paketinin bir kaygı paketine dönüşmesinden yorulduk,” diyen Doç. Dr. Eylem Ümit Ümit Atılgan, Türkiye’de kadınları zorlu bir sürecin beklediğini söylüyor. Atılgan’a göre bu dönemde uzun soluklu bir mücadeleye hazırlıklı olmak gerekiyor.
Dr. Fehmiye Ceren Akçabay, Medeni Hukuk’un 100. yılına girilirken gelinen noktayı şöyle tarif ediyor: “Şu anda uçurumun kenarındayız ve o uçurumdan yavaş yavaş parçalar düşmeye başladı. Yasal düzenlemeler hayata geçmese bile, uygulamada bunun izlerini şimdiden görüyoruz.”
Bu haber, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Avrupa Birliği finansmanıyla yürüttüğü ‘Medya Özgürlüğüne Destek – Güçlü Dayanışma, Özgür Medya Projesi’ kapsamındaki ‘Telif Destek Programı’ desteğiyle üretildi.