Kırmızı çizgilerin altındaki hikâyeleri duymak: Katil Kadınlar

Çatlak Zemin 5 Aralık 2025 Türkçe
Facebook Twitter Google

Çatlak Zemin Burcu Ayan

Görsel:Manuel Manilla, detay*

Kadının faili olduğu şiddetin politik anlamını tartışmak, ataerkinin dayattığı iyi kadın/kötü kadın ayrımına çelme takıyor. Belki de şiddeti meşrulaştırma korkusundan biraz sıyrılıp, kadınların sessizce ölmek ya da boyun eğmek yerine hangi yollarla var olmayı sürdürdüklerine, “hayatlarına nasıl sahip çıktıklarına” daha fazla dikkat kesilmek gerekiyor.

Alia Trabucco Zerán, Şilili bir yazar. Onunla Kalan romanı ile tanıştım. İyi ki.

Yazdıklarına merakım ve böylece karşılaşmalarımız gitgide arttı. Kalan’dan sonra Temiz geldi ve arkasından Katil Kadınlar.[1] Her metni, üzerine ayrı ayrı konuşulmayı hak ediyor çünkü anlatısında sade ve çarpıcı bir büyü var ve bu hiç kolay rastlanır bir şey değil.

Bu metnin devamında, Katil Kadınlar’ın kurgu ile gerçeği iç içe geçiren anlatılarından yola çıkacağım. Zerán’ın Şili tarihini kazarak takip ettiği dört kadının hikâyesini, kitabı okurken zihnime hızlıca üşüşen başka metinlerle birlikte düşünmeye çalışacağım. Onun da peşine dikkatle düştüğü aynı ikircikli soruyu soracağım: “Peki ya şiddetin faili kadınlar olduğunda?”

Zerán, kitabın Önsöz’ünde metnin adına dair bir “yanlış anlama eğilimi”nden bahsediyor. Katil Kadınlar’ın (Las Homicidas) konusundan söz ettiği kişilerin kitabın konusunu katil kadın (asesina) yerine kolayca, öldürülen, katledilen kadın (asesinada) sandığını söylüyor. Şöyle yazıyor sonra: “Şaşkınlığımı üzerimden attıktan sonra, bu yanlış anlaşılma önemli bir şeyin farkına varmamı sağladı: bir kadının öldüğünü düşünmek, bir kadının öldürdüğünü düşünmekten daha kolaydı”. Bu kayma, toplumsal cinsiyetin normatif kurallarının dilde ve gündelik hayatta bazen farkına varamadığımız biçimlerde işlediğini; tam da bu yüzden üstü örtülmüş olana dönüp yeniden bakmanın ve onu yazıyla görünür kılmanın gerekli olduğunu hatırlatıyor.

1916, 1923, 1955 ve 1963. Şili’de dört farklı kadının farklı zamanlarda işlediği cinayetlerin magazinel olmayan bir merakla peşine düşüyor Zerán. Bu kadınlar gerçekten kimdi? Ne yapmışlardı? Nasıl yargılanmışlardı? Seslerini duyurabilmişler miydi? Mahkeme kayıtlarını ve ilgili haberleri incelediğinde benzer örüntüler ortaya çıkıyor. Toplum ve yargı, cinayet işleyen kadınları ya kadınlığın dışına atmaya çalışıyor (korkmayın evdeki hanımlarınız bunu asla yapmaz, çünkü bunu yapanlar zaten kadın değil!) ya da durum öyle gerektiriyorsa tam tersi (bunlar kadınlar, deliler, duygularının esiri hâldeler ve her şeyi yapabilirler). Cinayetin sebepleri kadınların ifadeleriyle ya da yaşadıklarıyla anlaşılmak yerine onların “yanlış, olamamış, bozuk” bedenlerinde, genlerinde ve süregelen cadılıklarında aranıyor. Kadınlar, kıskançlık ve kendine hâkim olamama ile suçlanıyor ama bu nedenler, erkek faillerin davalarında olduğu gibi “hafifletici” hâle gelmiyor. Tüm bunlarla birlikte cinayetler, feminist hareketin kazanımlarının Şili’deki toplumsal tarih açısından önemli olduğu anlarla bir arada hikayeleniyor (o zaman zaten suçlu en başından bellidir).

Zerán’ın peşine düştüğü sorular, yalnız modern Şili’nin değil, çok daha eski tarihsel bağlamların da kapısını aralıyor. Kadınların fail olarak tarif edildiği her an, hukukun, toplumun ve ataerkinin sınırlarını belirginleştiriyor. Mimar Sinan’da sosyoloji okurken Ebru Hoca (Aykut) bir toplumsal cinsiyet dersi açtı ve orada doktora tezini anlattı bize (şanslıydık). Doktora tezi, Osmanlı’da kocalarını zehirleyen kadınlar üzerineydi. Metnin devamında onun tezine dair vereceğim ayrıntıları ise Cemre Baytok ile Çatlak Zemin’de yer alan söyleşilerinden derliyorum.[2]

  1. yüzyılda Tanzimat sonrası ceza hukuku dönüşürken, şerʿî hukukla yeni ceza kanunları iç içe geçiyor; Hanefî fıkhına göre zehir alet-i carihe (yara açan, kesici delici cisim) sayılmadığı için zehirle öldürme kısas ve diyet kapsamına girmiyor. 1858 Ceza Kanunu zehirlemeyi taammüden cinayet sayıp idam cezası öngörse de, şerʿî hakların korunması ilkesi nedeniyle bu ceza çoğu vakada uzun süreli hapis ya da kürek cezasına çevriliyor; böylece zehir, kadınlar açısından idam riskinin görece düşük olduğu bir “çıkış yolu” hâline geliyor. İstintaknameler, okuryazar olmayan, taşrada yaşayan kadınların mahkemede kendi hikâyelerini, dertlerini, stratejilerini dile getirdikleri nadir metinler ve feminist tarih için eşsiz kaynaklar olarak öne çıkıyor.

Davaların çoğu Tanzimat sonrası taşrada, köy ve kasabalarda görülüyor. Bunun temel sebebi zehirli maddelere erişimin çok kolay olması: Sıçan otu ve aksülümen bakkal ya da çerçiden ucuza alınabiliyor. İstanbul’da 1850’lerden itibaren zehir satışını denetleyen nizamnameler çıkarılsa da, bunların taşrada ne ölçüde uygulandığı şüpheli; payitahttaki sıkı denetime karşılık taşrada daha gevşek bir sistem bulunuyor.

Zerán’ın anlatısına benzer şekilde Osmanlı’daki davalarda da, kocasını zehirleyen pek çok kadın sorguda cinayeti saklamıyor, “ben yaptım” diyor ve neden yaptığını, kocasının kendisini öldüreceğini ya da şiddetin dayanılmaz hâle geldiğini anlatıyor. Sorgu memurları ise ısrarla, “bunu tek başına yapmış olamazsın, sana kim öğretti, zehiri kim verdi?” diye sıkıştırıyor; kadınların planı tek başına kurabileceğini bir türlü kabul etmek istemiyorlar. Oysa, bazı kadınlar bir aşıktan, zehir tedarik eden bir tanıdıklarından söz etseler bile çoğu sorumluluğu üstleniyor, yaşadıkları şiddeti anlatıyor. Bu ifadeler, şiddet aracılığıyla kazanılmış bir öznellik olsa da kadınların kendi hikâyelerini kurdukları önemli bir alan sunuyor.

Kocalarını zehirleyen kadınların suçlarının yapısal bir çaresizlikle ilişkisi var. Boşanmanın kadınlar için son derece kısıtlı olduğu, dayak ve sistematik şiddetin hukuken boşanma gerekçesi sayılmadığı, hul (kadının boşanmak istediğinde kocasına belirli bir bedel vermesi) gibi yolların ise daha çok varlıklı kadınlara açık olduğu bir toplumsallıkta yoksul ve yalnız kadınlar için evlilik, çoğu zaman çıkışı olmayan bir cendereye dönüşüyor. Esas mesele ne şiddeti romantize etmek ne de kadınların eylemlerini hukukun meşru müdafaa çerçevesine sıkıştırmaya çalışmak; mesele, ataerkil hukuk düzeni ile her tür eril şiddetin kesiştiği yerde, kadınların “öldürmeseydim o beni öldürecekti” cümlesinin tarihe nasıl kaydedildiğini anlamak oluyor.

Biraz daha yakın zamanlara gelelim. Aynı söyleşide Cemre Baytok tarihsel sürekliliği hatırlatıyor: 2000’lerde feministler, kadın cinayeti davalarını kolektif olarak takip etmeye, mahkemeleri izleyerek erkek şiddetini kamusal alana taşımaya başlıyor.[3] Ocak 2015’te ise İstanbul Feminist Kolektif’in başlattığı ve maruz kaldığı erkek şiddetine şiddetle karşılık veren kadınların çetelesini tutan “Kadınlar Hayatlarına Sahip Çıkıyor” raporları yayınlanmaya başlanıyor.[4]

Raporda feministler şöyle diyor: “…Ancak bu kadınların ne kadar öfkelendiğini, hangi noktada hayatlarına sahip çıkmaya karar verdiklerini hiçbirimiz bilmiyoruz çünkü ana akım medyayı takip ediyoruz. Medyanın bize sunduğu veriler doğrultusunda konuşuyor, düşünüyoruz. İFK olarak Ocak ayından bu yana erkek şiddetine direnen kadınların hikayelerini derlemeye çalışıyoruz. Kadınlar Hayatlarına Sahip Çıkıyor aylık raporlarıyla cinsiyetçi haberlerin arasından kadınların hayatlarını savunma hikayelerini çekip almaya özen gösteriyoruz. Kadınların yıllarca gördükleri şiddet sonucu, kendilerini korumak için cinayet işlediklerini söyledikleri savunmalarının, gazete satırlarında tek cümleyle geçiştirilerek birer “iddia” olarak kalmasını reddediyor ve kadınların hayatlarını savunma hakkına sahip çıkıyoruz. Bu derlemeyle ayrıca, meşru müdafaa şeklinde işlenen cinayet ve yaralamaya ilişkin süren davalar ve yargı kararlarına ilişkin haberlere, kendini savunma amacıyla uygulanan şiddete ve konuya ilişkin yapılan eylemlere de yer veriyoruz.”[5]

4 Kasım 2025’te bianet’ten Evrim Kepenek ve Gülden Damla Türkmen “kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve cinayet konusunda sürdürülen mücadeledeki gelişmeler, saldırganlara verilen cezalar ile “olumlu” ve “olumsuz” yargı kararlarının Ekim ayı çetelesini haberleştirdiler.[6] Bu çetele kendi başına bile, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet davalarında adaletin eşit işlemediğini gösteriyor. Bazı kadın cinayeti davalarında ağır cezalar verilmiş olsa da, çocuk istismarı, taciz ve şiddet davalarında indirimler, tahliyeler ve para cezaları hâlâ çok yaygın. Şüpheli kadın ölümlerinde deliller tam olarak toplanmıyor, sanıklar serbest bırakılabiliyor, istinaf mahkemelerinde “rızaya dayalı ilişki” veya benzer gerekçelerle haksız tahrik indirimi uygulanabiliyor ve hukukun kadınlar ve çocuklar lehine net bir çizgi koymadığı açıkça görünür hâle geliyor. Ekim ayında görülen, kadınlara ve çocuklara dönük öldürme, yaralama, taciz, tecavüz ve diğer şiddet türleriyle ilişkilenen “yetmiş üç” davanın sadece “bir” tanesi, bir kadının “meşru müdafaa” davası.

Böylece, bu sistematik eril şiddet sarmalında, en baştaki soruya bir yenisi ekleniyor: Feminizm gerçekten şiddetsiz ve barışçıl olmak zorunda mı?

“Kadınlardan baskıya karşı mücadele verirken dahi toplumsal açıdan kusursuz davranmaları bekleniyor. Çünkü kadınlar ne kadar şiddete ve baskıya maruz kalsalar da dertlerini çok ses çıkarmadan dile getirmek zorundalar!”[7] Selime Büyükgöze, “feminist bir yöntem olarak şiddeti öven değil, yaşadığımız somut gerçeklikte kadınlar olarak şiddetle ilişkimizin dahi nasıl da patriyarka tarafından belirlendiğini açığa çıkaran bir kitap,” diyor Feminist Dehşet’i betimlerken. Metin, feminizmin her zaman barışçıl ve “kimseye zarar vermeyen” bir hareket olarak tarif edilmesini sorguluyor; kadınların direniş, karşı koyma ya da hayatta kalma amacıyla başvurdukları şiddetin nasıl görünmez kılındığını hatırlatıyor. Irene’nin örnekleri, fail kadınların hikâyelerinin ataerkil düzen tarafından ya tamamen silindiğini ya da aşırılık olarak damgalandığını gösteriyor.

Feminist Dehşet’in açtığı tartışma, bizi rahatsız bir eşiğe getiriyor: Şiddetin faili kadınlar olduğunda (ister 19. yüzyıl Osmanlısı’nda kocasını zehirleyen kadınlar, ister Şili’de yakın mesafeden tetiğe basan kadınlar, ister bugün hayatlarına sahip çıkan kadınlar) onlara hangi gözlükle bakıyoruz? Toplumsal cinsiyet normlarının dayattığı algısal çerçeveden azade miyiz? Zerán, bu noktada Virginia Woolf’un “evdeki meleği”ne dönüyor: kadınlardan mükemmel anne, örnek evlat, kusursuz eş ve başarılı çalışan olmalarını bekleyen, talepleri hiç bitmeyen ve kendimiz olabilmek için “öldürmemiz gereken” o figüre. Katil Kadınlar’da, Woolf’un meleği öldürmek önerisinin yerine, kadın katillerle o meleğin el ele verebildiği bir ihtimalin peşine düştüğünü söylüyor: “Onun o dikkatli bakışları altında, birer kahraman olmayan kadınları, suçluları, hapse düşmüşleri ve hatta eline silah alıp yakın mesafeden tetiğe basan kadınları geri kazanmayı öneriyorum”.

Bahsettiğim metinlerde yer alan ve birbirine temas eden tüm bu sorular, kadınları yalnızca mağdur kategorisine mahkûm eden bakışın sınırlarını görünür kılıyor. Kadının faili olduğu şiddetin politik anlamını tartışmak, ataerkinin dayattığı iyi kadın/kötü kadın ayrımına çelme takıyor. Belki de şiddeti meşrulaştırma korkusundan biraz sıyrılıp, kadınların sessizce ölmek ya da boyun eğmek yerine hangi yollarla var olmayı sürdürdüklerine, “hayatlarına nasıl sahip çıktıklarına” daha fazla dikkat kesilmek gerekiyor.

Ebru Aykut, kadınların hayatlarına müdahale etme güçlerini sık sık olduğundan daha zayıf tahayyül ettiğimizden, geçmişteki kadınlara bugünün teleolojik ve biraz da küçümseyici bakışıyla özne pozisyonu atfetmediğimizden bahsediyor. Bugünden geriye bakarken kadınları daha edilgen, daha sessiz varsaymanın çok yaygın bir yanılgı olduğunu söylüyor. Zerán’ın dava dosyalarında, mahkeme kararlarında, gazete haberlerinde sabırla sesini aradığı kadınların da (ataerkil bakışın kadınları her durumda kendi istediği biçimde kolayca tasniflemesine rağmen) birbirinden farklı kişilikleri, sebepleri, araçları ve savunma biçimleri olduğunu görüyoruz. Kadınlar, tarihin ve coğrafyanın neredeyse değiştiremediği biçimde hem şiddetin hedefi hem de öznesi olarak direnmeye devam ediyorlar.

Kitabın başına, Önsöz’e geri dönerek kapatalım: Zeran, hukuk fakültesini bitirdikten sonra arkasına bakmadan kaçıyor bu meslekten ve hukuk alanına dair her şeyden. Bunun nedenini ise stajyer avukatken sabaha kadar uğraştığı temyiz başvurusunu kırmızı kalemle tepetaklak eden kıdemli avukatın, “buraya edebiyat parçalamaya gelmedik” dediği anda somutlaştırıyor ve bu kitabı yazmaktaki amacını şöyle tamamlıyor: “Bir kadınla asla bağdaştırılamayan o ağza alınmaz suçu, hüküm giydikleri o kelimeyi alacak ve onlara las homocidas[8] -katil kadınlar- diyecektim, Latince homo-insan, caedere-öldürmek sözcüklerinden türeyen o kelimenin eril kurallarını yıkacaktım ve bu kadınların hayatlarını ve işledikleri suçları yeniden canlandıracaktım, kurmaca ve gerçeklik yaratacaktım ve şiddet üzerine şiddetle yazacaktım, aşk üzerine aşkla, korku üzerine korkuyla. O kalemin kırmızısına karşı yazacaktım bu kitabı, uzun süredir biz kadınlar için hukuka dar sınırlar çizmekte ısrar eden tüm kırmızı kalemlere karşı yazacaktım.”

* Bu yazı için Sel Yayıncılık’tan çıkan kitap kapağındaki görselin orijinaline ulaşmak isteyince fark ettik ki kapak tasarımında, orijinal görselde görülen erkek ve iskelet figürleri silinmiş. Grafik düzenleme açısından, bu tarz çizim, gravür vesaire desenlerde değişiklik yapmamak gerekir. Sel Yayıncılık’ın görselin içeriğini bu şekilde değiştirmesinin sebeplerini bilememekle birlikte biz not düşmek istedik. (ç.z.)

[1] Alia Trabucco Zerán. (2025). Katil kadınlar (Çev. Dilara Anıl Özgen). İstanbul: Sel Yayıncılık.

[2] Cemre Baytok, “Osmanlı’da kocalarını zehirleyen kadınlar / Ebru Aykut ile söyleşi”, 7 Haziran, 2017: https://catlakzemin.com/osmanlida-kocalarini-zehirleyen-kadinlar-ebru-aykut-ile-soylesi/

[3] Bu takip hâlâ devam ediyor. En yakın örneklerden biri, yıllarca kendisine sistematik şiddet uygulayan Yasin Avcı’yı öldürmek zorunda kalan Serap Avcı’nın süren davası: Çatlak Zemin, “Serap için Feministler: Serap hayatta kaldığı için hapiste”, 16 Kasım 2024: https://catlakzemin.com/serap-icin-feministler-serap-hayatta-kaldigi-icin-hapiste/

[4] “Kadınlar Hayatlarına Sahip Çıkıyor” Raporu Yayınlandı, 11 Şubat 2015: https://bianet.org/haber/kadinlar-hayatlarina-sahip-cikiyor-raporu-yayinlandi-162217

[5] İstanbul Feminist Kolektif, “Kadınlar Hayatlarına Sahip Çıkıyor!”, Ocak- Haziran 2015: https://sosyalistfeministkolektif.org/wp-content/uploads/2021/01/ifk_ocak_haziran2015_ararapor.pdf

[6] Evrim Kepenek ve Gülden Damla Türkmen, “Kadınlar mücadele ediyor, erkek şiddeti yargılanıyor”, 4 Kasım 2025: https://bianet.org/haber/kadinlar-mucadele-ediyor-erkek-siddeti-yargilaniyor-313179

[7] Selime Büyükgöze, “Feminist Dehşet: Feminist mücadelenin şiddetle ilişkisine dair bir bakış”, 16 Mayıs 2025: https://catlakzemin.com/feminist-dehset-feminist-mucadelenin-siddetle-iliskisine-dair-bir-bakis/

[8] Çevirmenin kitaptaki notunu aktarıyorum: “Katiller” anlamına gelen “homicidas” sözcüğü, eril nitelikli “los” tanım edatıyla birlikte kullanılır. Yazar burada eril dil kuralına karşı gelerek dişil nitelikle “las” tanım edatını kullanıyor.”