Görsel:Çatlak Zemin
İsveç hükümeti 25 Eylül’de aldığı kararla, “namus temelli” şiddeti ataerkil yapının bir sonucu olarak ele alıp bunun kadına yönelik şiddetin bir parçası olduğunu ifade etmek yerine şiddeti “kültürel” bir sorun olarak ele almıştır. “Namus temelli” şiddeti, kültürel bir şiddet biçimi olarak sunmak, hem sorunun asıl kaynağı olan cinsiyetçi ideolojiyi görmezden gelmek hem de kadına yönelik şiddete karşı bütünlüklü mücadele verilmesini engellemek anlamına geliyor.
34 yaşındaki kadın, çalışkan, nazik ve şefkatli bir anne ve bir huzurevinde takdir edilen bir çalışandı. 8 Ağustos akşamı, kocası Rivallo Pelupessy’ye boşanmak istediğini söyledi. Aynı akşam, kız kardeşine telefonda kocasının ‘çıldırdığını’ söyledi. Uzun süredir ilişkide şiddet uygulayan Rivallo Pelupessy, karısını terk ederse onu öldüreceğini söylemişti ve kadın da bunu yapmak istediğini söylemişti. Rivallo Pelupessy, koleksiyonunda bulunan kılıçlarından birini aldı ve Arvika’daki evlerinin oturma odasında kadının karnına sapladı. İki çocukları, olan olaylara tanık oldu ve kızı 112’yi aradı. Kendisi bunun sadece bir kaza olduğunu ve şaka yapmak istediğini iddia etti, ancak bölge mahkemesi bu açıklamaya inanmadı ve onu cinayet ve ağır çocuk istismarı suçlarından ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. O, henüz karar verilmeyen temyiz mahkemesine temyiz başvurusunda bulundu.” (Värmland, 08.08.2024)
“Arkadaşları tarafından Nara olarak adlandırılan Nora, 40 yaşında hamile kaldığında anne olma umudunu neredeyse kaybetmişti. O ve arkadaşları, karnındaki bebeği “mucize bebek” olarak adlandırdılar. Ancak bebeğin babası, Nora’nın bir ilişkisi olduğu Filip Jonsson, bebeğin doğmasını istemiyordu. Arkadaşlarına Jonsson’dan korktuğunu söyleyen Nora, yine de bir akşam onunla konuşmak için buluşmayı kabul etti. Jonsson, Nora’nın evine geldi ve onu boğarak ve vücuduna ve kafasına şiddet uygulayarak öldürdü. Daha sonra Stockholm’da bir trafik kontrolünde yakalandı. Aracın bagajında, kablo bağı, cop ve Nora’nın kanının bulaştığı kumaş parçaları gibi birçok garip eşya bulundu.” (Östergötland, 21.03.2024)
(Bu iki haber, Afton Bladet gazetesi internet sitesinde, gazeteciler Linda Hjertén ve Johanna Rapp tarafından hazırlanan ”Öldürülen Kadınlar” isimli haber sayfasında yer almaktadır. Sayfada İsveç’teki kadın cinayetlerine dair bilgiler yer almaktadır.)
“4 Mayıs 2025’te Lessebo’da genç bir kadın rüzgâr siperinde ölü bulundu. Kardeş cinayeti itiraf etti, ancak babanın emriyle işlediğini iddia ederken, baba olayla herhangi bir ilgisi olduğunu reddetti. Savcı Anna-Karin von Schoultz, babanın müebbet hapis cezasına, kardeşin 18 yıl, annenin ise 12-15 yıl hapis cezasına çarptırılmasını istiyor. Öldürülen kadın, yaklaşık on yaşındayken Afganistan’dan İsveç’e gelmişti ve Anna-Karin von Schoultz, cinayetin namus ve namus kültürüyle bağlantılı olduğuna inanıyor. Kadın, babasını namusuna yönelik baskı ve tehditler nedeniyle bizzat ihbar etmişti. Cinayetten bir yıl önce ailesinden uzaklaşmak için İsveç’in kuzeyinde gizli bir adrese taşınmıştı ancak bir süre sonra Lessebo’ya geri dönmüş ve orada da öldürülmüştü.” (SVT, 23.04.2025)
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele günü yaklaşırken İsveç’te kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet haberlerine göz atmaya karar verdim. Bunun iki sebebi vardı.
Birincisi, Türkiye’de kadın hakları odaklı gazetecilik yapmış biri olarak kadınların erkekler tarafından hangi gerekçelerle katledildiği ve şiddete uğradığı; devlet, yargı ve ana akım medyanın bu cinayet ve şiddeti nasıl karşıladığına dair oldukça fikir sahibi olmama rağmen İsveç için bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığımı fark etmemdi. 3 yıldır yaşadığım bu ülkenin, tüm dünyada toplumsal cinsiyet eşitliği açısından üst sıralarda yer alması, cinsiyet eşitliği bakanlığına sahip olması ve bu konuda politikalar üretmesi beni bu konuda çok fazla kafa yormamaya itmiş olmalıydı. Patriyarkanın sadece belli başlı ülkelerin sorunu olmadığını unutmuş olmalıydım!
İkincisi sebep ise, 25 Eylül 2025’te İsveç’te Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaydı. Hükümetin, namusla ilgili şiddet ve baskıyı önlemek ve bunlarla mücadele etmek için yeni bir hedef oluşturduğu belirtilen açıklamada, bu hedefe yedinci toplumsal cinsiyet eşitliği politikası deniliyor. Aynı açıklamada, altıncı hedefin ise erkeklerin kadınlara yönelik şiddetine, yakın ilişkilerde şiddet ve fuhuş ve insan ticareti yoluyla sömürüye son verilmesi olduğu yer alıyor.
Bu açıklama oldukça kafamı karıştırmıştı. İsveç hükümet neden kadına yönelik şiddete karşı önlemler kapsamında namus temelli şiddeti ele almak yerine bunu ayırmıştı? Ayrıca Afton Bladet’te hazırlanan kadın cinayetleri sayfasında neden “namus” sebebiyle işlenen kadın cinayetlerine yer verilmemişti? Namus cinayetleri ve kadın cinayetleri birbirlerinden farklı ele alınması gereken kavramlar mıydı?
Kısacası kafamda çok fazla soru vardı. Bu yazıda, sorularımın cevaplarını bulmaya çalışırken yaptığım naçizane feminist okumaların, Türkiye’de bulunduğum zamanlarda kadın yoldaşlarımla yaptığım tartışmaların ve aktivizm deneyimimin bana yardımcı olmasını diliyorum.
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri evrenseldir
Öncelikle kadına yönelik şiddet ve bunun bir uzantısı olarak kadın cinayetlerinin bir sonuç olduğunu göz önünde bulundurarak bu sonucu yaratan nedir sorusunu sormanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet, patriyarkal sistemin cinsiyetçi politikalarının bir sonucudur. Patriyarkal sistem, kadının ikincilliği ve bağımlılığı ile devamlılığını sürdürüyor ve aile ile devlet gibi kurumlarını kendi sürekliliğini sağlamak üzere biçimlendiriyor. Toplumsal cinsiyet rolleriyle kadın ve erkek arasındaki hiyerarşiyi şekillendiren sistem, kadını edilgen, erkeği ise etkin konumlandırmayı pek çok boyutuyla gerçekleştiriyor.
Kadının emeğinin görünmez kılınması, ücret eşitsizliği, kadınının bakım işleri (yaşlı, çocuk, hasta) ile sınırlandırılması, kriz dönemlerinde ilk vazgeçilenin kadın emeği olması gibi sıralayabileceğimiz kadın-erkek eşitsizliğinin ekonomik tezahürleri, özellikle işçi ve emekçi kadınların karşısına çıkıyor. Bu durum, kadınlar arasındaki sınıf farkına göre değişkenlik gösterse de coğrafi, kültürel ve ekonomik olarak sınır tanımayan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddettir.
Patriyarkanın erkeklere verdiği sınırsız güçle, kadın bedeni üzerindeki tahakkümünü pekiştirmesi ve sağlamlaştırmasının bir yansıması olan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet, evrenseldir.
Kadınlardan nefret etme, küçümseme ya da kadına sahip olma gibi nedenlerle erkekler tarafından işlenen cinayetler ve gösterilen her türlü şiddette, “namus”, “kıskançlık”, “tutku” vb. temel gerekçe olarak kullanılıyor. Bu tip argümanlar, sistematik bir şekilde erkekler tarafından işlenen, kadın bedeni ve varlığı üzerinde tahakküm kurmaya dayanan şiddet ve cinayetlerin politik tarafını örtmeye yöneliktir. Kadın cinayetlerinin veya kadına yönelik şiddetin, bireysel veya tekil olaylara sığdırılmaya çalışılması şiddetin normalleştirilmesine neden olmaktadır. Politik sorunu örten “namus cinayeti”, “tutku-aşk cinayeti” veya “psikolojisi bozuk erkeğin cinayeti” gibi kullanımların yerine “kadın cinayeti” kavramını kullanmak, şiddet ve cinayetlerin temelini oluşturan cinsiyetçiliği vurgulamak açısından yerinde olacaktır.
Bununla bağlantılı olarak yazının başında gazetelerden alıntıladığım haberlere göz attığımızda; birinci haberde ismi verilmeyen kadının ayrılmak istediği erkek , ikinci haberde ise Nora’nın hamileliğini istemeyen bir erkek tarafından öldürüldüğünü görüyoruz. Her iki cinayet, kadınların üzerinde tahakküm kurmaya çalışılması ve bu başarılamayınca öldürülmesine bir örnek. Genç bir kadının ailesindeki iki erkek tarafından “namus” nedeniyle öldürüldüğü haber bağlamında bu defa aynı tahakküm çabasının farklı bir sebeple kurulmaya çalışıldığını söylemek mümkün.
Ancak her üç kadının öldürülmesi, “bireysel” ya da “kültürel” saiklerin değil, cinsiyetçi ideolojinin yarattığı hiyerarşide iktidar olarak konumlanan erkeğin kadın üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümün bir sonucudur.
Şiddet kültürel midir, ataerkil midir?
İsveç hükümeti 25 Eylül’de aldığı kararla, “namus temelli şiddeti” ataerkil yapının bir sonucu olarak ele alıp bunun kadına yönelik şiddetin bir parçası olduğunu ifade etmek yerine şiddeti “kültürel” bir sorun olarak ele almıştır. “Namus temelli şiddeti”, kültürel bir şiddet biçimi olarak sunmak, hem sorunun asıl kaynağı olan cinsiyetçi ideolojiyi görmezden gelmek hem de kadına yönelik şiddete karşı bütünlüklü mücadele verilmesini engellemek anlamına geliyor.
Kadına yönelik şiddete karşı bütünlüklü bir mücadele, toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendiren politikaları geliştirmek, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine karşı önlem almak ve yaptırımları çoğaltmak, kadınların çeşitli dezavantajlarına karşı özel çözümler geliştirmek ile mümkündür.
Ancak hükümetin yeni hedefiyle bu bütünlüklü mücadeleyi göz ardı etmesinin yanı sıra sorunu göçmen-göçmen kökenliler ile İsveçliler arasında “biz-siz” ayrımını derinleştirecek şekilde başka bir boyuta taşıyor.
Nitekim İsveç hükümetinin aldığı kararın hemen öncesinde, 13 Eylül’de Svenska Dagbladet’de, Cinsiyet Eşitliği Bakanı Nina Larsson, Dışişleri Bakanı Maria Malmer Stenergard, Sağlık Bakanı Elisabet Lann ve Riksdag’daki İsveç Demokratları grup lideri Linda Lindberg’in konuyla ilgili kaleme aldığı tartışma makalesinde yer alan, “Sorunlar uzun zamandır biliniyor olmasına rağmen, Sosyal Demokratlar, Sol Parti ve Yeşil Parti bunlara göz yummayı tercih etti. Irkçı olarak adlandırılma korkusu, kızların özgürlüğünden daha ağır bastı. Sonuç, modern zamanlarda İsveç’te çocuklara ve gençlere karşı işlenen en büyük ihanetlerden biri oldu”[i] ifadesi bu ayrıştırmayı dile getiriyor.
Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddete (namus temalı şiddet ve cinayetler de bunun içerisinde) karşı yeterli önlemlerin alınmamasına dair bir eleştiri yapılabilecekken “ırkçı olarak adlandırılmaktan korkma” bağlamında getirilen eleştiri, meseleyi bir kez daha özünden koparıyor. Ancak elbette ki İsveç hükümetinin gün geçtikçe sertleşen göçmen politikalarını göz önünde bulundurduğumuzda herşeyin özünde “etnik kimlik” ve “kültür” bulmalarını anlamak zor değil!
Üzerini tekrar vurgulamakta fayda görüyorum ki, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, coğrafi, kültürel ya da ekonomik olarak fark etmeksizin evrenseldir. Sorunun özü, patriyarkal sistemin cinsiyetçi politikalarına dayanıyor.
Buna dair daha somut bir örnek vermek adına son olarak, Uppsala’da 2002 yılında Fadime Şahindal’ın öldürülmesini incelemek istiyorum.
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri sistematiktir
Yıllarca ailesi tarafından şiddete uğrayan ve 2002 yılında babası Rahmi Şahindal (katilin isminin olayın anlatıldığı her kaynakta yer bulması, yaşamına kaldığı yerden devam edememesi ve topluma hesap vermesi açısından önemlidir) tarafından Uppsala’da katledilen Fadime Şahindal son ana kadar yaşamda kalma mücadelesi verdi. Diğer yandan bu mücadele, sadece kendisi için değildi. Fadime, başka kız çocuklarının ve kadınların aynı şeyleri yaşamaması için sesini her yerde duyurmaya çalıştı ve hukuki mücadelesini sürdürdü.
Fadime ile aynı ülkeden gelmiş bir kadın olarak onun yaşadıklarını anlamak benim için zor değil. Onun yaşadıklarının “namus” adı altında kendi bedeni ve varlığı üzerinde kurulmaya çalışılan; kurulamadığında ise yaşamı elinden alınan binlerce Türkiyeli kadınla benzer olduğunu gayet iyi biliyorum.
Ancak Türkiyeli feminist ve aktivist kadınlar tarafından “namus” bir kültürün parçası değil, cinsiyetçi ideolojinin toplumsallaştırdığı bir baskı-şiddet aracı olarak tanımlanıyor. Pek çok kültür ve etnik kimliği barındıran Türkiye’de, ana akım medya ve iktidar dili, ülkenin doğusu ile batısındaki kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddeti “namus” ve “aşk, kıskançlık, tutku” gibi sebepler sunarak ayrıştıyor. Buna karşı, Türkiye’de kadın mücadelesinde, bu ayrım kabul edilmeyerek kadın cinayetleri ile kadına yönelik şiddete karşı mücadele öne çıkıyor.
Özüyle Türkiye’de kadınların ülkenin batısında “modernizm”in konforunda ya da doğusunda “gelenek”in pençesinde olmaktan ziyade, bir bütün olarak cinsiyetçi ideolojinin tahakkümü altında olduğunu kabul ediyoruz.
Türkiye özelinde belirttiğim bu durum dünyanın her yerinde geçerlidir. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, kolektif ya da bireysel olarak ve “namus” ya da “tutku” sebepleri sunularak gerçekleştirildiğinde bir fark taşımazlar.
Bu ayrımların yaratılması yerine, kadınların sistematik olarak şiddete uğradıkları ve kadın katliamının olduğu kabul edilerek kadın cinayetleri ve kadına yönelik her türlü şiddete (psikolojik, cinsel, fiziksel, ekonomik) karşı bütünlüklü önlemler ve yaptırımlar alınması, bu sürecin kadın örgütleri ile işbirliğinde yürütülmesi aciliyete sahiptir.
[i] “Nu tar regeringen krafttag mot hedersförtrycket (Hükümet, namus baskısına karşı sert önlemler alıyor)”, www.regeringen.se, 13 Eylül 2025